Bu blogun ebesi N.’ya,

Dün akşam kocamın müjdeli haberiyle bilgisayar başından fırladım: “Johnny Depp, Letterman’da, birazdan.” Zaten o arada bir beş on kişi beni aradı, beş on kişiyi de ben aradım, haber vermek için.
Johnny’yi bir paket olarak seviyoruz şüphesiz, Vanessa’yla, çoluğu çocuğuyla, Hollywood’un sirk hayvanlarından ya da Brad Pitt damızlıklarından olmaması hasebiyle, ödül törenlerinde ve uzmanlık alanım diyebileceğim kırmızı halılarda sergilediği hala utangaç, hala gergin ve pozanlıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan o tevazulu tavrıyla. Johnny candır gerçekten de. Public Enemies‘i hala göremediysem, çocuklu olduğum, korsan DVD’sini de ele geçiremediğim içindir.
Neyse, Johnny yine ‘bobo chic’ sahne aldı, öylesine bir pantolon, öylesine koca çizgili mizgili gömlek, varla yok arası bir yelek, rengi gömleğin koyu tonlarına karışmış; koca botlar, koca kolyeler, kalın deri bileklikler kollarda, malum dövmeler falan filan. Yine pek bir sıkılgan, pek bir elini kolunu nereye koyacağını bilmez haldeydi.
Sonra da işte Johnny’nin çocuklarından, Bahamalar’daki adasından ve çocuklarının bu adada nasıl da mutlu ve güvende olduklarından, adaya giderken kullandıkları koca teknesinden (teknenin adı da VaJoLiRoJa imiş, aile fertlerinin adlarının ilk seslerinden mütevellit, bir tek bu meşum adı söylerken biraz havası kaçtı bence, böyle Fransız aksanıyla, komik oldu. Fransızcasını geliştiriyormuş zaten, kolay gelsin), sonra Public Enemies‘den, sonra Güney Fransa’daki mansiyonundan, sonra yine Public Enemies‘den, sonra yine ada sahibi olmak hususunda girdi çıktılardan konuşuldu. Johnny bütün bu havanda su dövme işinde bile şölen gibiydi kanaatimce. Tıpkı Vanity Fair‘in Temmuz sayısındaki söyleşisinde olduğu gibi. Komikti, gergindi (sanki ne? yakışır mı ada sahibi adama?), eni konu zeki ve espriliydi. Beni bir de en çok yalnızca eski Hollywood filmleri seyrettiğini söylerken Montgomery Clift’ten dem vurması vurdu. Ne kadar da artık kadri bilinmeyen bir iyi oyuncudur gerçekten. Ha bir de Liz Taylor’a hayranlığını dile getirdi, o kadıncağız da bir sinema tarihi iken rehabilitasyon merkezi hikayeleriyle harcanıp köşeye konmuştur hani, kutluyorum Johnny.
En güzeline gelince, Letterman çocuklarını sordu en başta, ve dedi ki, zamanında “çocuklarla uğraşmak ayyaşları idare etmeye benziyor,” demişsin, ha ha ha ha ha. Johnny de dedi ki, “evet, söyledim, ama benimkiler o yaşı geçti neyse ki, şimdilerde ben ayyaş gibi dolanıyorum, ha ha ha, herkes güldü ama Johnny tatlı bir tebessümle yetindi, bu tebessüm için de ayrıca teşekkür ederiz.
Çocukla uğraşmanın bütün gün bir deliyle vakit geçirmekten farksız olduğunu söylediğimde, kendime bir tane olsun yandaş bulamadım gibi gelmişti. Şu parenting mevzusu artık bir modaya dönüştüğünden beri, çocuklarla ilgili öyle ileri geri atıp tutamıyorsunuz çünkü ortalık yerde. Deli ya da ayyaş metaforu bayağı ayıplanabiliyor. Hepsi olağanüstü performanslar alınabilecek bir küçük dahi, bir küçük sanatçı, bir küçük potansiyel kumkuması. Uğraşmak ya da onlar tarafından uğraştırılmak ne kelime, basbayağı çalıştırılıyorlar, hep daha iyiye, türlü çeşit eğitim yöntemiyle hep daha verimliye doğru. Böyle benzetmeler yalnızca aile içi gizli sırlar kapsamında yapılıyorsa yapılıyor bence. Johnny bu benzetmeyi kullandı diye Lily Rose ve Jack, Maddox ya da Pax mı olacak yani, yoooo.
Johnny’yi bir kez daha en masum hislerle bağrıma basarken, bana bu fırsatı veren David Letterman’ı da saygıyla selamlıyorum.
peki sen benny & joon’u izledin mi, esra? o filmdeki öpüşme sahnesinde armağan ettiği tiny little kaş hareketi için de ben teşekkür ederim johnny’e. nicedir yeniden görmek istiyordum o kaşı, belki birlikte bakarız
ah şarlo ile kitap kurdu!… mutlaka yapalım.