
Geçen gün Elif aradı. Sana çok gizli bir şey açıklayacağım, dedi. Bir bağlantım var, adını veremem. Koşuyolu’nda bir benzinci varmış, bu benzinci LPG dışında başka şeyler de satıyormuş, anlarsın ya. Ne diyosun? Adam organik satıyormuş, ama her şey çok az miktarlarda Mardin’den geliyormuş. Ailesi gönderiyormuş, safkan organik hububatlar. Sakın o koca ağzını açıp kimseye söyleme, bize kalmaz yoksa, herkese satmıyormuş zaten. Düşünsene, pirinç, bulgur, nohut, kurufasül, allah ne verdiyse en doğalından. Taze mallar gelmiş. Şimdi oraya gidip bağlantımın adını verirsek, yarımşar kilo kaldırabilirmişiz. Amannn, diyerek evden fırladım. Uyuyan Can’ı aptikello gözlerle beni izleyen babasına bıraktım. Akşamın dokuzunda Koşuyolu’na yollanıp malları kaldırdım. Yaptığım en tuhaf alışverişti herhalde. Adama sahiden Elif’in bağlatısının adını vermiştik. Kendimi Guy Ritchie’den rol kapmış bir insan evladı gibi hissettim bir an.
Vejetaryen kadınlar, feng shui’ci kadınlar, hayvancı kadınlar, yogacı kadınlar vs. güruhlarına bir yenisi eklendi. Organikçiler. Ya da sağlıklı mutfak gönüllüleri. Ben de uzun zamandır onlardan biriyim, doğurduktan sonra oldum. Bu organikçiler, evet, daha çok kadınlar arasından çıkıyor benim gördüğüm. Çoğu baba, kabağın ayrı bir kafası çıkmış olsa bedeninden, yer ve yedirir gibime geliyor. Bizim babamız yediğine içtiğine dikkat eder, spor yapar, sağlıklı beslenir vs. ama “Organik, nereye kadar?” diye bir düsturu var, hatta inanmıyormuş organiğe, yok artık deyince de, benim Ay’a gidilmediğine inanmama karışılmadığı gibi kendisinin bu organik mevzusunda rahat bırakılmasını, bu işte neler neler döndüğünü bildiğini, çok sağlam bağlantıları olduğunu dillendiriyor. Herkesin bir bağlantısı var sahiden.

Can’ın otorite figürü doktörü, “Ne? Marketten fasulye almak mı? Çocuğa ulaşabildiğiniz tüm organikleri yedirip içireceksiniz, başka yolu yok! Hatta siz de organik yiyeceksiniz, emzirme falan…” dediğinde başladı her şey. Peki ya eşim? O da organik yiyecek. Ben emzirmiyorum ki. Olsun, kendi sağlığınız için. Peki.
Hastaneden çıktığımız anda organikçi oluvermiştim. Biz hepimiz, Cem, Can, ben, organik bünyeler olacaktık bundan böyle. Ekolojik mutfağımızdan, buzdolabımızdan, soframızdan ve kendimizden sağlık fışkıracaktı, doğa fışkıracaktı. Başka yolu yoktu. Yeterdi. Ne bir tanecik oğlumun organizmasına nüfuz edebilecekti o pislik tarımsal zehirler, ne de canım kocamın, bir anda tüm bildik manav ve market sebzeleri bize zehrini eli kulağında zerk edecek canavarlar gibi canlandı zihnimde.

Cem’in buna ne tepki vereceğini aşağı yukarı tahmin ediyordum aslında. Organikçi olacağız değil mi aşkım, n’olur olalım, bu dünya güzeli oğlana kıymayalım, kendimize kıysak bile. Hem anne sütü, falan filan, diye başladım. N’olur, şimdi hemen bir City Farm şubesine gidelim. Allah kahretsin o Kardeşler manavını, senelerce bize dayadılar hormonları üç kardeş, her yanımız hormon kesti, diye devam ettim. Cem dedi ki, sahiden de her yanımız hormon kesti sen hamile kalalı beri. Diyaloğun devamını aktarmak istemem.
O sırada ağır emziriyor, çok az uyuyordum. Oğlan beş posta kalkıyordu geceleri. Teyzemin kanserini yeni öğrendiğimiz dönemdi, Canko yeni geçecekti ek gıdaya. Organik yemezsek başımıza bir iş geleceğine sahiden inanıyordum. Deli gibi hönkürerek ağlamaya başladım. Mutfağım organik olacak diye tutturan şımarık bir şempanzeye benzediğimi biliyordum ama içtendim.
Neticede o gün City Farm’a gittik. Üç haftalık mutfak masrafımızı bir çırpıda Güneşli Bahçenin Yiyecekleri’ne bağışlayıverdik.
İşte böyle başladı organik serüvenim. Bu uğurda ne hallere düştüğümü bi ben bi de ben bilirim!
NY’ta çok şahaneydi her şey, çocuk sebzeye meyveye yeni geçmiş neredeyse ve adım başı organikçi, ibadullah. Burada organik gıda, ucuz organik gıda, en hakikisinden organik gıda, sahte olmayan, üç tescilli, beş bin kontrollü, hem organik hem ekolojik gıda peşinde İstanbul’un dört bin yanında market pazar koşturuyorum. Acıbadem semt pazarında bir amcanın adını veriyorlar, hemen orada bitiyorum. Fatih Çarşamba pazarında Adapazarlı kardeşleri söylüyorlar, onlarla akraba oluyorum.
Bütün bunlara ilaveten internette organik sepet yollayan “öküzlerle” diyeceğim, vallahi her hafta en az on kiloluk siparişim var, diye söz kesmeler. Sözünü tutmayıp başka siteye yönlenmeler. Öbürleri bizim eve telefonlar, hani alıyodunuz diye. Cem adamları kovmalar, sizin kimyasal kullandığınızı öğrendi eşim, diye. Adamlar ona tehditler telefonda. Bolu’lardan kargoyla galon galon keçi sütleri getirtmeler. Can içmemeler, böyle zıvanadan çıkmış haller işte. Ama olsun, biz elimizden geldiğince organik parmaklar yalıyoruz uzunca zamandır.
Bazen düşünüyorum, ulan ulan, şu bize yapılanlara bak! Hey gidi bin yılın Kardeşler manavı, küçük kardeşin karısı doğurmuştur çoktan. Ne şeker adamdı, telefon ederdin, kabaklar, domatesler eve gelirdi. Bu işte de Stanley Kubrick’in parmağı olabilir mi?
“‘nüfus’ degil ‘ nüfuz’ olacak hanfendi” derdi rahmetli herhalde, her ne kadar kendisini tanimis olmasam da.
hemen düzeltiyorum nafiz bey, büyük eşeklik etmişim, affola.