Kalbim wordpress’te kalacak, ama google destekli blogspot bütün o cavalacoz template’lerine rağmen daha bir kullanım kolaylığı sağlıyor, en azından benim gibi bu web işinden pek anlamayanlar için, yeni adres
canakas.blogspot.com
taşındık
Posted in 1
bir balık hikayesi

DENİZ niyetine “NENE” dediği günlerden bu yana ne ilişkiler, ne evlilikler güme gitmiştir, kimbilir. Ama benim balığımın kıskançlık nöbetleriyle, kanlı sahnelerle (Can kafasını bir yere çaksın da Deniz’i kendine getirin bakalım), upuzun bekleyişlerle (döndü mü Denis tatilden anne, başka cocuk buldu mu oda?), ama ziyadesiyle bol sohbetler, zaman zaman tatlı öpücükler, hediyeler, çiçekler, börtüböcek, kertenkele ve kedi ikramlarıyla, basbayağı inat ve dirayetle sürdürdüğü aşkı bitmez. Bu küçük balık, Deniz denince yekpare yumuşak karın olur.
feride ile kamuran: bir video denemesi.
Olağan Şüpheliler

Bu iki oğlanın ömürlerinin yarısından fazla bir zamandır süren dostlukları türlü türlü merhaleden geçti. Üstelik kendileri buldular birbirlerini, bu dostluğu onlar seçti ve kurdu, biz ana babalar neden sonra tanıştık. Yeni yeni yürüyorlarken, birlikte koşma alıştırmaları yaparak başladılar. O acayip enerjilerini akıtacak türlü türlü oyun icat ettiler, üstelik bunu “o yaşta paralel oyun vardır, bir araya geldiklerinde öyle ortaklaşa oyun kuramazlar,” diye etiketlenen bir aşamada gerçekleştirdiler, daha küçücükken. Sonra kazma, kova, kürek dönemi geldi. Derken kumlarda epey bir yemek pişirdiler, sonra kaydırak tepesinde aylarını geçirdiler, uçaklara helikopterlere el salladılar, çöp kamyonu kovaladılar, balonları aydedeye uçurdular, bir süre parti çocuğuna döndüler, kapı kapı gezip mum üflediler (bizim mahallede Şubat-Mart doğumgünü sezonu), kışın en soğuk gününde parktaki heykelin etrafında saklambaç oynayan bir ikisi olurdu, biz titrerken onlar coşkudan ter dökerdi, birbirlerinin ana babasına anne baba, diye seslenmeye kadar götürdüler işi. Sonunda herkes onları ikiz zannetmeye başladı, o kadar ayrılmaz, o kadar sapsarıydılar. Ben bir buçuk yaşımdayken, kapımın önüne gelip hadi çık, oynayalım, diye ortalığı yıkan arkadaşlarım kesinlikle olmamıştır, Can ne şanslıymış. Yaz gelince yine, Moda-Kadıköy tramvayına dadandılar, Haydarpaşa’ya dadandılar, tren görmeye, yüzmeye daldılar (korsancı ve istimbotçu oldular), ama hep koştular, hep güldüler, hep çok eğlendiler. Ara ara bozuştular, uzaklaştılar, hırtlaştılar ama bir süre sonra ben bu oyuncağı Ka’ya götüreyim, ben bu yemekten Ca’ya ayırayım bilmişlikleri yapıp iç acıttılar.
Şu aralar bambaşka, alışık olmadığımız bir döneme girdiler, bayağı bir aksileniyorlar birbirlerine, aksilenmekle kalmıyor, eni konu itişip tepişiyorlar. Kötücül, süreğen, nöbet halinde bir şiddet olmuyor. Ama mesela belediyenin bir kepçesine binmişken kol kola, bir tanesine esiveriyor, paatt, geçiriveriyor ötekine, o da hep bunu beklermiş gibi, ah ne iyi yaptın dercesine, dalıveriyor icat ettikleri bu saçmasapan oyuna. Boş bırakıldığı anda da bir toz bulutu olup yerlerde yuvarlanmaya başlıyorlar. Etraftakiler artık neler neler düşünüyor bilemiyorum. Çok da umurum değil aslında.
Birbirlerine kucak kucak oyuncak taşımış iki velet, şimdilerde arabadaki emniyet kemerini bile paylaşamaz oldu. Üstelik yalnızca kendi mülklerini değil, uzaktan geçen deniz otobüslerini, uç uç böceklerini, parktaki tırmanma şeritlerini bile sakınıyorlar. Bunun da helikopterlere el sallamak gibi bir aşama olduğunu düşünüyorum, ya da öyle rahatlıyorum.
Kaan’ın yanağında bir çizik, Can’ın bacağında bir kızarıklık varsa, nereden geldiği bellidir. Bu çizikten, bu kızarıklıktan iki üç saniye sonra –Oooo Kaaniko, – Oooo Caniko! diyerek birbirlerinin sırtına pat pat vurup iki dakika sonrasında yine dövüşe kalkışabilirler. Yuvaya (üstelik aynı yuvaya, ve aynı sınıfa) başlamalarına bir aydan az bir süre kalmışken, tasdikname alacak seviyeye erişmezler ya da örneğin Ali de tatilden dönünce falan, Ocean bilmem kaç olmazlar umuduyla, yine eski dostum Goscinny’nin tesellisine sığınıyorum:
“Bence çete reisini kurayla seçelim,” dedi Toraman.
“Lafını bile etme!” dedi Gümüş. “Kitapta en cesur kimse o çete reisi oluyordu. Demek ki reis benim.”
Toraman da ne yaptı, Gümüş’ün burnuna yumruğu indirdi.
Toraman bu işi çok sever zaten.
Gümüş yeri öptü. Elleri burnundaydı.
“Demek öyle ha, çeteden atıldın o zaman,” dedi Toraman’a.
“Çok dertti sanki, ben de gidip evde elektrikli trenimle oynarım, sana da koklatmam.”

Posted in & co.
havuç musun?
Yüksel Arslan’ın Nouvelles Influences‘ını çevirirken, bir John Cage söyleşisinden alıntıya rastladım.
Cage’e, müziğinizi tanımlar mısınız? soruları geliyormuş sürekli.
O da şöyle buyurmuş: İnsanlar hala tanım istiyor, ama şimdilerde hiçbir şeyin tanımlanamayacağı gayet açık. Havuçlardan bile emin değiliz artık, havuç diye düşündüğümüz şey havuç mu sahiden, zehirli mi, kim yetiştiriyor bunu, ve nasıl, ne biliyim.
Posted in parmaklarını yeme, umutsuzca organik
johnny forever
Bu blogun ebesi N.’ya,

Dün akşam kocamın müjdeli haberiyle bilgisayar başından fırladım: “Johnny Depp, Letterman’da, birazdan.” Zaten o arada bir beş on kişi beni aradı, beş on kişiyi de ben aradım, haber vermek için.
Johnny’yi bir paket olarak seviyoruz şüphesiz, Vanessa’yla, çoluğu çocuğuyla, Hollywood’un sirk hayvanlarından ya da Brad Pitt damızlıklarından olmaması hasebiyle, ödül törenlerinde ve uzmanlık alanım diyebileceğim kırmızı halılarda sergilediği hala utangaç, hala gergin ve pozanlıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan o tevazulu tavrıyla. Johnny candır gerçekten de. Public Enemies‘i hala göremediysem, çocuklu olduğum, korsan DVD’sini de ele geçiremediğim içindir.
Neyse, Johnny yine ‘bobo chic’ sahne aldı, öylesine bir pantolon, öylesine koca çizgili mizgili gömlek, varla yok arası bir yelek, rengi gömleğin koyu tonlarına karışmış; koca botlar, koca kolyeler, kalın deri bileklikler kollarda, malum dövmeler falan filan. Yine pek bir sıkılgan, pek bir elini kolunu nereye koyacağını bilmez haldeydi.
Sonra da işte Johnny’nin çocuklarından, Bahamalar’daki adasından ve çocuklarının bu adada nasıl da mutlu ve güvende olduklarından, adaya giderken kullandıkları koca teknesinden (teknenin adı da VaJoLiRoJa imiş, aile fertlerinin adlarının ilk seslerinden mütevellit, bir tek bu meşum adı söylerken biraz havası kaçtı bence, böyle Fransız aksanıyla, komik oldu. Fransızcasını geliştiriyormuş zaten, kolay gelsin), sonra Public Enemies‘den, sonra Güney Fransa’daki mansiyonundan, sonra yine Public Enemies‘den, sonra yine ada sahibi olmak hususunda girdi çıktılardan konuşuldu. Johnny bütün bu havanda su dövme işinde bile şölen gibiydi kanaatimce. Tıpkı Vanity Fair‘in Temmuz sayısındaki söyleşisinde olduğu gibi. Komikti, gergindi (sanki ne? yakışır mı ada sahibi adama?), eni konu zeki ve espriliydi. Beni bir de en çok yalnızca eski Hollywood filmleri seyrettiğini söylerken Montgomery Clift’ten dem vurması vurdu. Ne kadar da artık kadri bilinmeyen bir iyi oyuncudur gerçekten. Ha bir de Liz Taylor’a hayranlığını dile getirdi, o kadıncağız da bir sinema tarihi iken rehabilitasyon merkezi hikayeleriyle harcanıp köşeye konmuştur hani, kutluyorum Johnny.
En güzeline gelince, Letterman çocuklarını sordu en başta, ve dedi ki, zamanında “çocuklarla uğraşmak ayyaşları idare etmeye benziyor,” demişsin, ha ha ha ha ha. Johnny de dedi ki, “evet, söyledim, ama benimkiler o yaşı geçti neyse ki, şimdilerde ben ayyaş gibi dolanıyorum, ha ha ha, herkes güldü ama Johnny tatlı bir tebessümle yetindi, bu tebessüm için de ayrıca teşekkür ederiz.
Çocukla uğraşmanın bütün gün bir deliyle vakit geçirmekten farksız olduğunu söylediğimde, kendime bir tane olsun yandaş bulamadım gibi gelmişti. Şu parenting mevzusu artık bir modaya dönüştüğünden beri, çocuklarla ilgili öyle ileri geri atıp tutamıyorsunuz çünkü ortalık yerde. Deli ya da ayyaş metaforu bayağı ayıplanabiliyor. Hepsi olağanüstü performanslar alınabilecek bir küçük dahi, bir küçük sanatçı, bir küçük potansiyel kumkuması. Uğraşmak ya da onlar tarafından uğraştırılmak ne kelime, basbayağı çalıştırılıyorlar, hep daha iyiye, türlü çeşit eğitim yöntemiyle hep daha verimliye doğru. Böyle benzetmeler yalnızca aile içi gizli sırlar kapsamında yapılıyorsa yapılıyor bence. Johnny bu benzetmeyi kullandı diye Lily Rose ve Jack, Maddox ya da Pax mı olacak yani, yoooo.
Johnny’yi bir kez daha en masum hislerle bağrıma basarken, bana bu fırsatı veren David Letterman’ı da saygıyla selamlıyorum.
Posted in önce anne dedi!, üçüncü şerit
köy köy inek
Subaşı’ndaki eve ara ara giderdik, bazen hafta sonları, sonra bazen birkaç hafta sonu atlardı. Derken kalabalık gitmeye başladık. Daha Can yokken ortalarda, arkadaşlarla, sonra aileyle. Yazları, ama birkaç yaz, o kadar keyifliydi ki. Birkaç yaz, ama birkaç gün, ama çok keyifli. Önde uzayıp gidiyor gibi gelse de görmediğimiz bir noktada sonlanan denizi, arkasında Toscana’yı aratmayacak köyleri ve kırlık, ormanlık alanları bu eve bambaşka bir ışık, çok başka bir huzur, yaz sıcağında umulmadık serinlikler taşırdı. Hala da öyle. Öyleymiş yani.
Ama ben bir süre gidemedim. Bazen hani, denk gelir, ve bir keyfi bir güruh bir arada yaşadıysa ve o keyif uzunca süreler hep hatırlanıp yad edildiyse, o güruhtan biri eksildiğinde o keyfe gitmek istemez insan. Bana da öyle olmuştu. Subaşı’na gitmek istemedim birkaç yıl. Hatta zaman zaman, yan çizdim, bahaneler uydurdum. İstanbul’un sıcağında kavrulmayı seçtiğim bile oldu.
Bu yaz, artık kendi tercihleri olan, hep vardı elbet ama bunlarda direten bir çocuğum olduğuna, oğlanın suya, hayvanlara (ve özellikle çiftlik hayvanlarına), büyük şehirlerde ve Bodrum’da ne kadar doğa kalmışsa o doğada rastlayabildiği börtü böceğe ve bitkiye, tuhaf iş makinelerine (traktör, biçerdöver vb.) ne kadar düşkün olduğuna, bir böceği dakikalar boyu inceleyip elinde kolunda gezdirebildiğine iyice ayınca toparlanıp gitmeye karar verdim. Çocukcağız Kadıköy sokaklarında salyangoz aranırken, bütün bunları bulabileceğim, elimizin altında bir mekanı kullanmamak biraz haksızlık olacaktı. Sonunda gittik Subaşı’na. Ne iyi etmişiz.

Su kuşu Canko, Bodrum’da tamamına erdiremediği yüzme macerasını burada nihayetlendirdi öncelikle. Artık kolluklarla yüzebiliyor. 14 Ağustos Cuma itibarıyla. Yüzdükçe kendinden geçip daha büyüğe ve daha uzağa gitmeye çalışıyor. “Ben bak şimdi abi oldum annee, hadi artık büyük avuza gidelim, ben atliyim, sen alkişla.”

Dahası, kendisini havuzdan çıkmaya ikna edebilmemizi sağlayan tek mekâna, büyükbaş ahırına yolculuklar yapabildik, hem de defalarca. Makinist olacaktı büyüyünce, bu hafta vazgeçti, çobanlıkta karar kıldı. “Çoman (çoban) olacam anni, çoman”. Köy köy gezdik. Bir inek kıtası kaç saat seyredilebilir, bir traktör tepesinde kaç saat vakit geçirilebilir, sabrımızı epeyce denemiş olduk. Uykudan “meyaba inekk, süt vey banaaa” diye uyanır uyanmaz, kahvaltı sonrası doğru Ahmediye köyüne, artık akrabalık ilişkisi kurduğumuz inek sahiplerinin bahçesine gidiyorduk. “Mısır nedir biliyor mu bu?” diye soran teyzelerin nefis ikramlarını da kabul ediyorduk.

Sonra yine havuza. Bitmek bilmez havuz sefasından sonra Geyikdere köyüne tavuk ve “oroş” (horoz) görmeye, mesire alanında tanışıp ayrılamadığı arkadaşları Yusuf’la Recep’i aramaya. Sonra yine havuz, sonra yine inekler, sonra Kılıç köyü yolunda ağaçtan meyva toplama ihtirası. Sonra çardakta saygingoj’ları (salyangoz) sıraya dizmece. Ayrıca sapıkça ilgi alanlarından biri olarak ailece kas tutmamıza sebep tırmanış sporlarını (neyse ki bu kez kazasız belasız) epeyce bir gerçekleştirme fırsatı da buldu. Böyle bir koşturmacayla geçti günler. Ama ne çok eğlendi. Bugün dönerken yolda sicim sicimdi gözyaşları, geri dönelim, diye. “İnekleye anne, kujulaya, sangingojlaya, gei dönelim.” Dönelim de, annenin çevirilerini kim bitirecek o vakit, inekler mi?


Hayvan peşinde o kadar çok köy gezdim ki, annem, sonlara doğru, TRT’de bir sarışın kadın vardı, köy köy gezer, oralarda yer içer, programını yapardı, ona benzedin, dedi.
Bu arada, bütün bu pastoral senfoninin “O benimmm! Veymemmm!” nöbetlerine ve giderek genişleyen sarı damarına sağaltıcı bir etkisi olmuştur umudu taşıyordum ama nafile.
- Ağlama Canko, ağlama, yine gideriz Subaşı’na. Akşamüstü Kaan’la buluştuğunuzda gördüğün hayvanları anlatırsın ona, tamam mı?
- Yooovvv! Veymemmm! Benim inekleyim onlaaaa!!!

iki yıl olmuş…

İki yılın ne çabuk geçtiği geçti aklımdan, bir de şu didişmeler:
- Burada ‘ozan’ pek olmayacak Samih Bey, ‘şair’ desek. – Siz o ‘şair’i alın kendi çevirinize koyun Esra Hanım, ben de editörü olur düzeltirim.
- Ben de bir aralar fotoğrafçılığa merak sarmıştım Samih Bey, sonra olmadı işte. – İsabet olmuş Esra Hanım, siz buyrun fotoğraf çektirin.
- Bugün İtalyancadan 100 çakmayı hedefliyorum Samih Bey. – Öyle şey olmaz efendim, size 100 verecek bir hocanız varsa, hemen değiştirin. İtalyancadan 100 alınmaz.
-Yeni çıkan çevirinizi gördüm Esra Hanım. Fena diil, ama bir kitabın adı bu kadar mı berbat çevrilir.
- Bu adam kötü bir yazar değil aslında Samih Bey. – Basamayız o adamı. Siz o adama deyin ki, bitmiştir sizin Fransız edebiyatınız.
-Ne boktan işlere kalkışıyorsunuz bazen, yapmayın hanfendi.
- Bizi de Dantes’le gezdirir misiniz Samih Bey. – Olmaz.
Ben hamileyken, o hastanedeyken, ziyaretine gitmiştim: – Bu halde ne diye bu börekleri, kekleri açıp buralara taşıdınız? diye epey çıkışmıştı. Siz beyefendiyle (Can) ilgilenin.
Bazen çok güler, bazen epey gücenir, bazen delikanlılıktan eni konu küserdim. Şimdi küçük de olsa bol sohbetli, çekişmeli ve çekiştirmeli (Angelina Jolie’yi bile çekiştirmiştik diye hatırlarım) ahbaplık ilişkimizi eni konu özlüyorum. Samih Rifat yalnızca bunlarla hatırlanacak biri değil elbet, ama ben bugün bunları özledim.
Oğlum doğduğunda, “Yaşama sırası gelen Can Akaş’a…” diye başlayan o pusula gelmişti. Sırasını savmak üzere olan birinin bunu yazarken hissettiği kadar tuhaf hissedemezdim elbet. Ama ne tuhaftı o gün, bugün yine aynı tuhaflık bastı. İki yıl olmuş…
Rahmeti bol olsun, ve bu da ruhuna gitsin, bazen de denk düşerdi çünkü, – Gainsbourg iyidir ama, Samih Bey. – Fena herif değildir sahiden.
Posted in önce anne dedi!, bir vakitler
organik peşinde

Geçen gün Elif aradı. Sana çok gizli bir şey açıklayacağım, dedi. Bir bağlantım var, adını veremem. Koşuyolu’nda bir benzinci varmış, bu benzinci LPG dışında başka şeyler de satıyormuş, anlarsın ya. Ne diyosun? Adam organik satıyormuş, ama her şey çok az miktarlarda Mardin’den geliyormuş. Ailesi gönderiyormuş, safkan organik hububatlar. Sakın o koca ağzını açıp kimseye söyleme, bize kalmaz yoksa, herkese satmıyormuş zaten. Düşünsene, pirinç, bulgur, nohut, kurufasül, allah ne verdiyse en doğalından. Taze mallar gelmiş. Şimdi oraya gidip bağlantımın adını verirsek, yarımşar kilo kaldırabilirmişiz. Amannn, diyerek evden fırladım. Uyuyan Can’ı aptikello gözlerle beni izleyen babasına bıraktım. Akşamın dokuzunda Koşuyolu’na yollanıp malları kaldırdım. Yaptığım en tuhaf alışverişti herhalde. Adama sahiden Elif’in bağlatısının adını vermiştik. Kendimi Guy Ritchie’den rol kapmış bir insan evladı gibi hissettim bir an.
Vejetaryen kadınlar, feng shui’ci kadınlar, hayvancı kadınlar, yogacı kadınlar vs. güruhlarına bir yenisi eklendi. Organikçiler. Ya da sağlıklı mutfak gönüllüleri. Ben de uzun zamandır onlardan biriyim, doğurduktan sonra oldum. Bu organikçiler, evet, daha çok kadınlar arasından çıkıyor benim gördüğüm. Çoğu baba, kabağın ayrı bir kafası çıkmış olsa bedeninden, yer ve yedirir gibime geliyor. Bizim babamız yediğine içtiğine dikkat eder, spor yapar, sağlıklı beslenir vs. ama “Organik, nereye kadar?” diye bir düsturu var, hatta inanmıyormuş organiğe, yok artık deyince de, benim Ay’a gidilmediğine inanmama karışılmadığı gibi kendisinin bu organik mevzusunda rahat bırakılmasını, bu işte neler neler döndüğünü bildiğini, çok sağlam bağlantıları olduğunu dillendiriyor. Herkesin bir bağlantısı var sahiden.

Can’ın otorite figürü doktörü, “Ne? Marketten fasulye almak mı? Çocuğa ulaşabildiğiniz tüm organikleri yedirip içireceksiniz, başka yolu yok! Hatta siz de organik yiyeceksiniz, emzirme falan…” dediğinde başladı her şey. Peki ya eşim? O da organik yiyecek. Ben emzirmiyorum ki. Olsun, kendi sağlığınız için. Peki.
Hastaneden çıktığımız anda organikçi oluvermiştim. Biz hepimiz, Cem, Can, ben, organik bünyeler olacaktık bundan böyle. Ekolojik mutfağımızdan, buzdolabımızdan, soframızdan ve kendimizden sağlık fışkıracaktı, doğa fışkıracaktı. Başka yolu yoktu. Yeterdi. Ne bir tanecik oğlumun organizmasına nüfuz edebilecekti o pislik tarımsal zehirler, ne de canım kocamın, bir anda tüm bildik manav ve market sebzeleri bize zehrini eli kulağında zerk edecek canavarlar gibi canlandı zihnimde.

Cem’in buna ne tepki vereceğini aşağı yukarı tahmin ediyordum aslında. Organikçi olacağız değil mi aşkım, n’olur olalım, bu dünya güzeli oğlana kıymayalım, kendimize kıysak bile. Hem anne sütü, falan filan, diye başladım. N’olur, şimdi hemen bir City Farm şubesine gidelim. Allah kahretsin o Kardeşler manavını, senelerce bize dayadılar hormonları üç kardeş, her yanımız hormon kesti, diye devam ettim. Cem dedi ki, sahiden de her yanımız hormon kesti sen hamile kalalı beri. Diyaloğun devamını aktarmak istemem.
O sırada ağır emziriyor, çok az uyuyordum. Oğlan beş posta kalkıyordu geceleri. Teyzemin kanserini yeni öğrendiğimiz dönemdi, Canko yeni geçecekti ek gıdaya. Organik yemezsek başımıza bir iş geleceğine sahiden inanıyordum. Deli gibi hönkürerek ağlamaya başladım. Mutfağım organik olacak diye tutturan şımarık bir şempanzeye benzediğimi biliyordum ama içtendim.
Neticede o gün City Farm’a gittik. Üç haftalık mutfak masrafımızı bir çırpıda Güneşli Bahçenin Yiyecekleri’ne bağışlayıverdik.
İşte böyle başladı organik serüvenim. Bu uğurda ne hallere düştüğümü bi ben bi de ben bilirim!
NY’ta çok şahaneydi her şey, çocuk sebzeye meyveye yeni geçmiş neredeyse ve adım başı organikçi, ibadullah. Burada organik gıda, ucuz organik gıda, en hakikisinden organik gıda, sahte olmayan, üç tescilli, beş bin kontrollü, hem organik hem ekolojik gıda peşinde İstanbul’un dört bin yanında market pazar koşturuyorum. Acıbadem semt pazarında bir amcanın adını veriyorlar, hemen orada bitiyorum. Fatih Çarşamba pazarında Adapazarlı kardeşleri söylüyorlar, onlarla akraba oluyorum.
Bütün bunlara ilaveten internette organik sepet yollayan “öküzlerle” diyeceğim, vallahi her hafta en az on kiloluk siparişim var, diye söz kesmeler. Sözünü tutmayıp başka siteye yönlenmeler. Öbürleri bizim eve telefonlar, hani alıyodunuz diye. Cem adamları kovmalar, sizin kimyasal kullandığınızı öğrendi eşim, diye. Adamlar ona tehditler telefonda. Bolu’lardan kargoyla galon galon keçi sütleri getirtmeler. Can içmemeler, böyle zıvanadan çıkmış haller işte. Ama olsun, biz elimizden geldiğince organik parmaklar yalıyoruz uzunca zamandır.
Bazen düşünüyorum, ulan ulan, şu bize yapılanlara bak! Hey gidi bin yılın Kardeşler manavı, küçük kardeşin karısı doğurmuştur çoktan. Ne şeker adamdı, telefon ederdin, kabaklar, domatesler eve gelirdi. Bu işte de Stanley Kubrick’in parmağı olabilir mi?
Posted in parmaklarını yeme, umutsuzca organik
it’s all about… the women… sahiden de
Meg Ryan’ın üst dudağı öncelerde kımıldıyordu değil mi? Ben mi yanlış hatırlıyorum? French Kiss’te falan, konuşurken, bağırırken, kımıldardı sanki. Derdim It’s all about the women’dan dem vurmak aslında, geçen gün dvd’den izledim, ama öncesinde kadro dedikodusuna girmeden edemeyeceğim.

It’s all about the women’ı izlediyseniz eğer, izlemediyseniz izlemeyin gerçi, hani şu eski Hollywood yapımının yeniden çekimi. Neyse, izlediyseniz size de öyle geldi mi, Meg Ryan hiç değişmemiş gibi dursa da epey yaşlanmış sanki. Ben kendisiyle You’ve Got mail’den beri görüşmemiştim. Kırışıklı, kendi halinde bir yaşlanma olmamış üstelik. Böyle sanki bir estetikle şişirilmeli, minyonluğunu, gerçek ifadesini kaybetmeli yaşlanma olmuş. Ama bi yandan da aynı yaşta farklı bir tür olarak donakalmış. Ne biliyim, Fatma da izlemiş filmi. Meg, Jack Nicholson’a benzememiş mi sence? diye telefon açtı. Acaba filmdeki o rapunzel saçlardan mı öyle geldi, ama yok ya, eni konu estetikliydi.
Annette Bening’e hiç girmeyeyim, onu gerdirmeler sil baştan farklı bir şahsiyete ve oyunculuğa alıp getirmiş. Kadıncağız yitip gitmiş külliyen. Deli mi ne? Niye öyle yaptı acaba?
Diyeceğim odur ki, bu iki kadın oyuncumuz sırf o estetikler yüzünden iyi oynayamamışlar filmde, bu bir. Sonra Will and Grace’in Grace’i Debra Messing var, ki çok severim Grace’i. O ise biraz solgun görünüyordu, hasta mı acaba? Annette’yle Grace, Meg’in samimi arkadaşları oluyorlar. Bir de samimi arkadaş kontenjanına Will Smith’in karısı ve Matrix’lerde Morpheus’un uktesi olarak tanıdığımız Jada Pinkett Smith girmiş. Siyahi ve lezbiyen diken rolü kotasından. Ona lezbiyen olduğun için çok erkek olacaksın denmiş, o da abarttıkça abartmış. Filmdeki en hoş kadın yoksa. Sonra efendim Meg’in annesi rolünde Candice Bergen artık ağır da ağır top olmuş, o da pek gergin, rol icabı da gerdiriyor zaten, bandajlanıyor. Aaa, sırada seks bombesi Eva Mendes var. Eva Mendes, kızcağız seksidir belki ama ona da öyle bir sıkı tembihlemişler ki feci seksiyi oynayacaksın diye, seksiden hayvani olmuş. Bu ilkele yakın beden kımıltıları da bana hep kadınları erkeksileştiriyor gibi gelmiştir öteden beri, içgüdülere fazlasıyla teslim olma bakımından.
Asıl derdim filmden bahsetmekti evet, demiştim ya. Laf uzadı gitti yine. Ben George Cukor´un 1939 yapımı filmini izlemedim. Ama yönetmen Diane English bu filmi yeniden uyarlayarak ilk uzun metrajını çekmeye kalkıştığında, ne yalan söyleyeyim, on yıl uğraştığı söyleniyor ama eğlenceli bir komedi yaratacak kadar bile başarılı olamamış. Clare Boothe Luce´nin 1936 tarihli piyesine de senaryo yazarken ortak olmuş üstelik, ama o da oturmamış. Connecticut’ta yaşayan zengin sosyete Meg’in, zengin kocası tarafından Saks’ın parfümeri reyonunda çalışan seksi Mendes’le aldatılmasını, bunun üzerine aldığı arkadaş çevresi desteğini, ana-kız ilişkisini de ihmal etmeden yansıtmaya çalışıyor film. Ha bu süreçte Meg’in (Mary yani) hayatta gerçekten neyi istediğini bulup ya da hatırlayıp bir self-yapılanma hikâyesiyle giysi tasarlamaya geri dönüp abanması var. Güya tüyler ürpertici bir defileyle (ay o elbiseler ne kötüydü, defile sahnelerinde) New York vitrinlerinde yerini alması, anasının da ergen kızının da onunla gurur duyması, arkadaşlarının, biz izleyicinin, hepimizin onunla gururlanması gerekiyor belli ki. Ama olmuyor işte. Meg film boyunca o kadar ifade edemedi ki kendini, oyunculuğuyla olsun, replikleriyle olsun, ne halt edelim, alkışlayamıyoruz. Arkadaşlar arası destek programı da üç aşağı beş yukarı Sex & The City diyalogları ve tipolojilemesiyle yürümüş. Şöyle söyleyeyim, bizim ‘suburban’ Desperate Housewives tayfası bin kat daha sahici bunlardan, neme lazım. Kutluyorum. Elimde patlak mısırlarla öylece bırakıverdiler beni. Yediğimle kaldım.
Posted in önce anne dedi!, üçüncü şerit
annelerin en ağır yükü
Biz anne kısmının taşıdığı en ağır yük, bebelerin ilk aylarında sokağa çıkarken omzumuzdan, kolumuzdan, sırtımızdan, pusetin kolçaklarından eksik etmediğimiz çantalarımızdır herhalde (bavul demek daha doğru aslında).
Cem’le kol gibi bir listemiz vardı. Can bebekle dışarı çıkarken yanımıza alınacaklar listesi. Unutmamak için buzdolabının kapağına bir tane, antreye bir tane asmıştık, her çıkışta (dışarı çıkmak derken öyle uzun seyahatler olması şart değil, 1 saatlik gezintiler bile dahil buna) buna göre bir kontrol yapardık. Friends’in Ross’ Wedding bölümündeki manyakça Monica halini düşünün: Passport, check! Camera, check! Traveller’s cheques, check! Allahın günü bunu tekrarlayıp dururduk; biz tabi, biberon, check! diş kaşıyıcı, check! huggies, check! tekrarı yapan hasta ruhlar olmuştuk. Yine de çoğu zaman bir şeyler eksik kalırdı. Geçen gün bu liste geçti elime, saklamışım, hatıra diye. Aynen veriyorum, belki küçük bebeği olan annelerin işine yarar, ben de ne yükler sırtlandığımı bir kez daha anmış olurum. Şudur:
- Alt bezi (atını sağlam kazığa bağlamak isteyenler için en az 6 adet, çünkü süt bebeği tayfasının çişi bol, mercimeksi pütürlü olduğu sürece endişe edilmemesi gereken kakası kimi zaman gevşek kıvamlı ve taksitli olur, zaman zaman 2 saat içinde üretim adedi üçü bile bulabilir).
- Bezin yakın dostu ıslak mendil (bebeklerin dostu mudur hiç emin değilim, ıslak mendillerde zengin koruyucular içerenlerin alınması tavsiye ediliyor ama onların da kısırlığa yol açtığı söylentileri var, ucuz ıslak mendillerdeyse çamaşır suyu ve alkol bile kullanılabiliyormuş, evde yakarak check edebilirsiniz belki, kanserojen, check!)
- Bu ikisinin kadim dostu alt değiştirme örtüsü (Cem bu üçlüyü penis, sağ testis ve sol testis diye check ederdi).
- Pişik kremi (son cila için).
- 1 şişe su (pislik bir durum olur, yere düşen herhangi bir naneyi yıkamak gerekir diye).
- Buzdolabı poşeti (çıkabilecek kirliler ve değiştirilen alt bezlerinin sıhhi koşullarda çöplere ya da çamaşır sepetine ulaştırılması için).
- Beslenme ekipmanı (yalnızca anne sütüyle beslendiği aylardaysanız işiniz kolay, memenizi alıp çıkarsınız; katı gıdaya geçildiyse, allah hepimize kolaylık verdi, size de verecektir, ayrı ayrı kaplarda ayrı ayrı deneysel çorbalar, toz mama kullanıyorsanız bunlar için ölçülü ve çok gözlü bir kap, yanına ilaveten sterilize edilmiş su, süt veriyorsanız örneğin, biz iyice abartıp sütün bozulmaması için buz kalıpları taşıyorduk nispeten daha uzun yollarda).
- Üç adet önlük.
- Bir iki yumuşak oyuncak (bizim favorilerimiz pek de öyle ufak tefek değildi, Winnie the Pooh tayfasından etli butlu bir İyor ve Misal adını verdiğimiz iri kıyım bir maymun).
- Diş kaşıyıcıları (yere atılırsa diye bir yedek belki).
- Güneş koruma kremi (yaz, kış; hele ki evladımın yanaklarını bordoya çeviren o sinsi kış güneşine karşı).
- Battaniye
- En sevdiği kitabı (bizimki Good Night Gorilla’ydı, bir hayvanlar âlemi seçkisi).
- Mini ilk yardım kiti (bu noktada benim ekstra üşütüklüğüm de var, bir Terramycin’i mutlaka yanımda bulundururdum örneğin, küçük yara ve yanıklar için antibakteriyel etkisi var diye; beklenmedik bağırsak bozuklukları için yoğurda karıştırılıp yedirilmek üzere bir saşe Reflor, bir de ateş düşürücü; steril gazlı bezi, yara bantlarını saymıyorum artık, iyice keçileri kaçırmış demesinler diye).
Takdir edersiniz ki bu ürün yelpazesinin sığabileceği, işlevsel ve dayanıklı, cefakâr bir bavul-çanta bulmak çok zor oluyor. Bir kere uzunlamasına çantaların kullanım kolaylığı sıfır, en altta kalmış bir zımbırtı acilen lâzım olduğunda ya bir kazı çalışmasına girişiyorsunuz, ya da benim yaptığım gibi yol ortasında ne var ne yok dışarı sermek durumunda kalıyorsunuz, sterilizasyon sürecinden geçirilmiş malzemeleri geri koyarken de, “e n’apalım, mikroplarla da haşır neşir olması gerekiyor bir parça”, başlıklı teselliye sığınıyorsunuz. En iyisi bavul kapakları gibi enlemesine, yekpare açılabilen çantalar, ama dediğim gibi, ben böyle bir şey bulamadım. Tekerlekli mini bavul önerisi getirenler olmuştu, pusetle birlikte bu bavulu da itmeleri için kendilerini her an yanımda bulunmaya davet ettim. Sonra bu Can bavulu karmaşasına son vereceğine sonsuz inanarak tasarımı hiç fena olmayan, içte ve dışta bolca gözlü, aşağıdaki grafikle pazarlanan “The Healthy Back Baby Bag” sırt çantasını aldık. Ama o da bizim ağırlığımıza dayanamayıp sırt ağrılarımı dindirmek şöyle dursun, iyiden iyiye azdırdı, sonra da içine kedi işedi zaten. Üstüne üstlük bu cep enflasyonu zaten karmakarışık olan kafamı epey durduruyordu. Tavsiye edilir diyemem. Nihayetinde Zara’nın erkek bölümünde aradığımı bulmuştum, sanırım birçok insan beni o devasa gri çanta-bavulla dolanan kadın olarak hatırlıyordur hâlâ.

Bitirirken, naçizane bir önerim olacak, bebeğinizin olmazsa olmazlarının bulunduğu bu kıymetli bavula sakın ha kişisel, değerli bir eşyanızı koymayın. Koymayın ki bulan geri getirsin. Kendi çantanız ayrı olsun. Böylelikle bir bavul + el çantasıyla mahallede yersiz yurtsuz dolanan bir tipe benzeyebilirsiniz. Ama mühim değil. Diyeceğim, anne aklı bu, sizin için hayati önem taşıyan bu kıymetli bavulu bir yerde unutuverdiğinizde, hırsız kısmı sizin cüzdanı, vesaireyi heder edip yavrunun mallarını bir kenara fırlatıvermesin. Bir kenarına da “BU BAVUL …. BEBEĞİNDİR, BULUNMASI HALİNDE ŞU, ŞU TELEFONA YALVARIRIM HABER VERİN, ANNESİ” diye bir not iliştirdiniz mi, annelik telaşesinin o yarım aklıyla dilediğiniz kadar savruklaşabilirsiniz. Ben sahiden de bir kez otoparkta, bir kez de deniz otobüsü iskelesinde unuttum. Can’ı uzun uğraşlar neticesinde pusete binmeye ikna ettikten sonra akıl kalmamış, orada bırakıp yürüyüvermişim. Sahiden aradılar, allah razı olsun.
Posted in önce anne dedi!, naçizane tavsiye